Seri Cinayet Hikayeleri Neden Bizi Cezbeder?

Siz de polisiye dizi bağımlısıysanız ya da cinayet hikayelerinden iğrenmenize rağmen okumaktan kendinizi bir türlü alamıyorsanız merak etmeyin, hiç de anormal değilsiniz.

Hepimiz kendimize itiraf edemesek de bu korkunç hikayeleri bir sebeple mutlaka izliyor, okuyor ve kendimizi bir türlü durduramıyoruz. Çünkü aslında seri cinayet hikayelerinin ve polisiye dizilerin büyük ilgiyle takip edilmesinin bilimsel bir sebebi var.

Özellikle 70’ler ve 80’ler boyunca dedikodu kazanını dolduran ve Amerika’da terör estiren seri cinayetler silsilesinin ardından gazeteler, dergiler ve sohbetler Ted Bundy, Zodyak Katili, Green River Katili hatta 2016’da hikayesine film çekilen Bodom Gölü katliamı gibi sayısız seri katilin hikayelerine dair komplo teorileriyle dolmuştu. FBI bile bu seri cinayet dosyalarına halk tarafından gösterilen büyük ilgi sebebiyle zorlandıklarını açıklamıştı. Bu ilgi özellikle 19. yüzyıl’da İngiltere halkını meşgul eden Karındeşen Jack hikayesini de anımsatıyordu.

Özellikle internetin her eve girmesiyle birlikte bu tarz hikayeleri bulmak her zamankinden daha kolay olmaya başladı. 2000’lerin ortalarından itibaren izleyiciler tarafından ilgiyle takip edilecek sayısız seri katil dizisi ekranlarda yer bulmaya başladı. Dexter’dan Hannibal’a sayısız dizi, Kuzuların Sessizliği’nden Seven’a yüzlerce film ve belgesel çekildi. Bu yayınların büyük kısmı ulaştığı geniş izleyici kitlesiyle yapımcıları şaşırtmayı başardı. Peki, neydi bu yoğun ilginin sebebi? Halk yavaş yavaş akıl sağlığını mı kaybediyordu yoksa bu saçmalığın gerçekten de çok yaygın bir psikolojik sebebi mi vardı?  Cevap ikincisi elbette.

Zevk Anlarıyla Özdeşleşen Dopamin Hormonu Salgılıyoruz

Evet, teoride hepimiz bu korkunç hikayelerin altında yatan fikirden iğreniyoruz. Peki, öyleyse neden bir türlü bu hikayeleri izleyip okumaktan kendimizi alamıyoruz?

Cevap aslında basit. İnsanların pek çoğu için korku filmi izlemeyi sevmekten farksız bir ilgi bu. Her çığlık, her silah sesi ve her psikopat bakış kalp atışımızı daha da hızlandırıyor, kan şekerimizi yükseltiyor ve nefesimizi sıklaştırıyor. Heyecanlanıyoruz ama küçük bir farkla. Bu sahneleri izlediğimizde vücudumuzda genelde zevk anları ile özdeşleşen dopamin hormonu salgılanıyor. Bu hormon yemek yediğimizde, seviştiğimizde ve korktuğumuz zaman salgılanıyor.

Peki, haz ile korkunun ne ilgisi var? Bu da şöyle açıklanıyor: Dopamin hormonu korku ve tehlike anlarında bizi rahatlatarak hayatta kalma şansımızı artırıyor. Tehdit ile karşı karşıya olmadığımız zaman nörotransmitterlar dopaminin salgılanması için uyarı gönderdiğinde hayatta kalma kaygımız olmadığı için, dopaminin getirdiği haz duygusunun çok daha fazla farkında oluyoruz. Yani gerçekten tehlikede olmadığımızda dopaminin vücudumuzda yarattığı haz hissi bize baldan tatlı geliyor.

2014’te Bridget Rubenking tarafından yapılan bir araştırmada insanda iğrenme ve uzaklaşma duygusu uyandıran konuları işleyen dizi, film ve programlara verilen tepkiler ölçülmüş. Denekler üç takıma ayrılmış ve her takıma ölüm, kan ve sosyo-ahlaki iğrenmeye sebep olan aldatma ve ihanet konularından birisi rastgele olarak verilmiş. Sıra kan ve ölüm gruplarına geldiğinde ilk verilen tepkiler negatif olmasına rağmen bu gruplarda yer alan deneklerde fiziksel olarak ilgi ve uyarılma belirtileri görülmüş.

Genellikle insan davranışlarının en basit haliyle hazzı kovalama, acıdan kaçınma ve hayatta kalma iç güdülerinden motivasyon aldığı düşünülür. Ancak ironik bir şekilde bizi itmesi gereken şeylere karşı olması gerekenden çok daha fazla ilgi duyarız. Aynen yolda bir kaza olduğunu gördüğümüzde kaza yeri görüş açımızdan çıkana dek bakmaya devam etmemiz ya da internette bir ünlünün rezil oluşunu izlemekten keyif almamız gibi. Şimdiye dek anladığımız kadarıyla dehşet verici tüm olaylar dikkatimizi çekiyor. Peki, neden özellikle seri katil romanları arayıp buluyoruz ya da neden seri cinayetlere dair komplo teorilerini dinlemekten zevk alıyoruz?

cinayet2

Seri Katiller Dürtüye Gerek Duymadan Cinayet İşliyor

Öncelikle seri katillerin kuralsız ve sebepsiz işlediği cinayetlerin hiçbir kanuna tabi olmamasının uyandırdığı özgürlük hissi var. Seri katillerin genellikle intikam, kıskançlık ya da korku gibi geleneksel dürtülere tabi olmaması onları daha ilginç kılıyor. FBI’a göre “seri katil” herhangi bir dürtüye gerek duymadan, sadece öldürmek amacıyla öldüren kişilere deniyor.

Her ne kadar ahlaki kurallara bağlı kalmak zorunda olmamak insanı heyecanlandırmaya yetse de bu elbette ki insanlığın çoğunun gerçek hayatlarında kaçındığı bir yaşama şekli. Sonuçta sokakta bir seri katille karşılaşma olasılığımız bir hayli düşük.

Rubenking’in araştırmasında şöyle söylüyor, “Eğer hayvanlar alemini tüm çıplaklığıyla masaya yatırırsanız, dürtülerimizi oluşturan iki sistem ile karşılaşırsınız. İlki kendimizin ve türümüzün hayatta kalmasını sağlayacak beslenme ve üreme fırsatlarını arayan iştah ya da teşebbüs sistemimiz. İkincisi ise, tehditlerle karşılaşıldığında korunmayı sağlayacak eylemlerimizi kontrol eden defans sistemimiz.”

“Bu bakış açısıyla tiksindirici olan eylemleri öğrenmek fonksiyonelleşiyor. Vücudumuz bize yemememiz gereken besinleri, çiftleşmememiz gereken partnerleri ve yapmamamız gereken eylemleri söylüyor.”

Yani ahlaki olmayan eylemleri gözlemleyerek ne açıdan ahlaki olmadıklarını öğrendiğimizde gelecekte onları gerçekleştirme ihtimalimiz azalıyor. Bu durumda polisiye dizi meraklıları ve sıkı cinayet romanı okuyucuları oltanın ucundan kurtuluyor diyebiliriz.

Kaynak

Yorum Yap