Solaris’in Tokadı

Ya hayatımızın amacı olarak belirlediğimiz hedefe ulaştığımızda bizi bekleyen şey mutluluk değil de kocaman bir ikilem olursa? Stainslav Lem’in yazdığı Solaris’te bilim insanları öyle bir ikilemle karşı karşıya kalıyor. Tüm iyi bilimkurgu romanlarında olduğu gibi burada da “Ya x mümkün olsaydı?” sorusu soruluyor. Bu sefer bilinmeyenimiz, okyanusun canlı olması. Solaris adı verilen, gidenin dönmediği gezegende karşımıza kinci bir okyanus çıkıyor. Bu okyanus, hassas psikoloğumuz Kris’in de kafasını karıştırıyor. Ölmüş karısı Rheya, etten kemikten bir insan gibi Kris’in karşısına çıkacaktır Solaris’te. Bana kalırsa kitabın en güzel kısımları, Kris’in bu manzara karşısında yaşadığı psikolojik gelgitler.

lem2
Stanislaw Lem

“Ne okuyacağım ya kitabı, filmi de varmış, açar izlerim”ciler, filmin Tarkovsky uyarlaması izleyince derhal bu edebiyat düşmanı düşünceden vazgeçecekler. Kitap ne kadar takip etmesi kolay ve akıcıysa, film bir o kadar odaklanmayı gerektiriyor. Yine de bir bilimkurgu kitabını film yapmak bir yönetmen için eşsiz bir deneyim olmalı. Yeni bir dünya yaratımını, Lem nasıl kelimelerle gerçekleştiriyorsa Tarkovsky de bu romanı filme uyarlayarak kitabı okurken kafasında nasıl görüntüler canlandığını ve soyut betimlemeleri kendi zihninin nasıl somutlaştırdığını izleyicilerle paylaşıyor.

Gelelim x’i “canlı okyanus” bulduğumuz şu denkleme… İnsanlar içlerinde bulundukları gezegene yapmadıklarını bırakmıyor. Üretimi bile doğaya katkıları olsun diye değil, sonrasında daha çok tüketebilsinler diye yapıyorlar. Gezegenlere bir cevap şansı doğsaydı, bu zekâlarını gerçekten de insanlardan intikam almak için kullanırlardı. Hatta belki bunu intikam gibi acımasız ve negatif bir sıfatla nitelendirmeye de gerek yok, gezegenler kendilerini bu yolla savunurdu da diyebiliriz. Kendilerini insanların gazabından korumak için onlara oyunlar oynamayı seçen bir okyanus fikri, Solaris’i bilimkurguyla psikolojinin birleştirdiği şahane bir harmana çeviriyor.

Kendini karısının ölümünden sorumlu tutan Kris, karısıyla yeniden karşılaşınca önce deli olduğundan şüpheleniyor. Neyin içinde olduğunu anladığındaysa dünyadakiyle aynı maddeden yapılmış olmak dışında gerçeğini aratmayan kopya Rheya’dan vazgeçmek zorunda olduğunu fark ediyor. Yani hayatının amacı olan Solaris’in sırrını çözmek, duygusal bir kırılma anında doğal seçilimle eleniyor. Okyanus, zekice olanı tercih ediyor. Bir insana kötülük yapmak için onu doğrudan öldürmek yerine onu ölmek için yalvaracak hale sokuyor. Hayatı boyunca aradığı cevaba ulaşmak mı, vicdanını temizlemek ve karısının varlığını daha fazla hissedebilmek için okyanusun oyununa ayak uydurmak mı? İşte karısının karşında durduğunu görünce delirmeyen Kris, bu ikilem yüzünden deliriyor. Bu ikilemi Lem diyaloglarla çok başarılı anlatsa da mimik ve atmosfer avantajlarına sahip olan Tarkovsky, Solarisseverleri psikolojik gerilime sürüklemekte bir adım öne geçiyor.

"Solaris" (1972)
“Solaris” (1972)

Narsizme olan eğilim

Ne mi anlatmak istiyor Lem bize? İnsanlığa kozmostan bir tokat gerektiğini… Bunun sebebini de Solaris’teki bir başka bilim insanı olan Snow’un söyledikleri oluşturuyor: “Tek bir dünya, kendi dünyamız, yetiyor bize. Ama olduğu gibi de kabul edemiyoruz onu.” (Solaris, 84). Onu ele geçirmek istiyoruz. Hatta dünyamız, vahşi tüketme aşkımıza ayak uydursun istiyoruz. Onu hem sevmiyor hem de bizi sevmemekle suçluyoruz. Dünya karşımıza karşılaşmak istemediğimiz manzaralar çıkarınca, onu suçlamaya meylediyoruz. Tanrı dediğimiz soyut kavram bizim için ne kadar dost canlısı ve yoruma açıksa, gezegenimiz de bir o kadar tartışmaya kapalı derecede karalanmaya hazır bekliyor. Bu bakımdan Solaris, aslında insanların narsisizme olan acı eğilimini de yansıtıyor. Her insan gibi, insanlık gibi, hayata devam edebilmek için hatalarını unutmak zorunda olan Kris, Solaris’in oyunlarından zihinsel olarak sağ çıkamıyor. Solaris’in Kris’e fiziksel olarak saldırmasına gerek yok. İnsan zaten en güçlünün kendi olmadığını fark ettiğinde önce gücünü kanıtlamaya çalışıyor, başaramayacağını anlayınca da artık aynı insan olmuyor. Bir bakıma ölmüş sayılıyor.

Evren kimin umurunda?

Muhtemelen başlarda kendilerini çok önemli ve başarılı gören bilim insanları, güçsüzlükleriyle yüzleştiklerinde yaşama sevinçlerini kaybediyorlar. Yani insanın kendini bilime adaması bile bir çeşit takdir edilme arzusundan kaynaklanıyor, bu arzuya ulaşma ihtimali ortadan kalktığında büyük bir çöküş yaşanıyor. Herkes, “Tanrı böyle isterdi” bahanesinin ardında topluma kendi istediği şekli vermeye çalışırken bize Tanrı gibi soyut bir kavramdan daha yakın olan dünya ve evren, kimsenin umurunda değil. Onlarla ilgili bir şeyler keşfetmekse bir şekilde ego tatminine zemin hazırladığı için bu kadar ilgi görüyor. Ay’a ilk ayak basanın Ruslar mı Amerikanlar mı olduğu tartışması bunun en güzel örneği. Bu noktada çoğunluğun fizikçi (evet basınç) veya matematikçi (evet Pascal üçgeni) olarak tanıdığı ancak aynı zamanda çok ilginç bir filozof olan Pascal’ın düşünceleri aklıma geliyor. Pascal’a göre insanlar bir şeyi yalnızca “bilmek” için öğrenmezler. Önemli olan, onlar hakkında konuşabilecek olmaktır. İnsanların bir şeyleri yalnızca paylaşmak için öğrenmesinin iyi veya kötü bir özellik olması çok göreceli… Yine de insanların ne kadar çıkar odaklı yaşadığını göstermesi bakımından oldukça çarpıcı bir tespit. Solaris’in kurnaz okyanusuyla Pascal’ın beyni benzer şekilde çalışıyor olacak ki insanların elinden hayatının anlamını almak isteyen okyanus, her şeyi çok iyi bildiğini düşünen narsisist insana haddini bildiriyor. Hatta ne demiş Pascal: “Zaten insan dediğin doğada nedir ki? Sonsuzluğun karşısında hiçbir şey, hiçliğin karşısında her şey, hiçbir şey ve her şey arasında bir orta nokta ve ikisini de anlamaktan son derece uzak. Bir şeylerin başlangıcı ve sonu ondan delinmez bir sırla ele geçirilemez bir şekilde saklanmış. İçine sürüklendiği hiçliği de içinde kaybolduğu sonsuzluğu da görebilmekten eşit derecede aciz.” (Pensées No. 72). Okyanus, kesinlikle bu satırları okumuş olmalı…

"Solaris" (2002)
“Solaris” (2002)

Eğer Solaris gibi canlı ve fiziksel olarak güçlü bir gezegende yaşıyor olsaydık daha alçakgönüllü insanlara evrilirdik. Çünkü o koşullarda, soyut bir Tanrı yaratıp onun tüm gücüne rağmen bizi ne olursa olsun sevdiğine kendimizi inandıracak veya başımıza gelenlerin kendi davranışlarımızın geri dönüşleri değil, Tanrı’nın işi olduğunu düşünecek kadar kendini beğenmiş insanlar olma lüksümüz olmazdı. Her hata yaptığımızda bunu başımıza kakan, tutkuları güçlerini aşan bir Tanrı olsaydı Tanrı’nın tam da üzerinde yaşadığımız ve bize tüm sahip olduklarımızı bahşeden gezegenimiz olduğunu acı bir deneyimle öğrenmiş olurduk. Kris’in Snow’la konuşurken sözünü ettiği o “yetkin olmayan Tanrı” kavramı, tam da Solaris’in okyanusuna denk geliyor. Bilim insanlarının delirmek olarak adlandırdıklarıysa davranışlarının sonucu olarak bunca zaman kaçtıkları hesaplaşmayı yaşamak oluyor. Narsisizmi aşmak için Solaris okunmalı, sonra bir de izlenmeli!

Kaynakça:

Lem, Stainslav. Solaris. Çev. Mehmet Aközer. İstanbul: Kavram Yayınları, 1995.

Yorum Yap