Zihnimizin Gizli Hazinelerinden Bir Numune: Örüntü Algısı

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Etrafımızda olan biten olayları, gördüğümüz nesne ve biçimleri yahut etrafımızdaki çeşitli davranış biçimlerini anlayıp anlamlandırmak için akıl yürütme melekelerimizi kullanıyoruz. Zihnimizin önemli yeteneklerinden biri etrafımızda gözümüze çarpan her şeyi kendisini oluşturan bileşenlere ayırmak ve bu bileşenleri ayrı ayrı inceleyerek bütünün nasıl meydana çıktığı hakkında fikir yürütme yeteneğidir. İndirgemeci düşünce dediğimiz bu yöntem özellikle sıra takip etmesi gereken bir dizi işi yürütürken (mesela evimizi derleyip toplarken yahut bir araştırma projesi için bilimsel çalışma yaparken) işimizi çok kolaylaştırır. Bu yeteneğimizi beynimizin en ön kısmında bulunan “frontal” bölgede doğuştan sahip olduğumuz sinirsel devreler sayesinde gerçekleştirebiliriz. Birisinin bize kelimelerle konuşarak anlattığı uzun bir mantık dizgesini takip ederek sonuçta dinlediğimizden bir anlam çıkarmamızı sağlayan anlama yeteneğimiz de yine büyük oranda bu bölgedeki devrelere bağlıdır. Kısacası genelde “insan aklı” beynimizin ön kısımları tarafından kontrol edilir.

Bu yeteneğin hayatımızın merkezinde olduğundan hiç şüphe yok. Neredeyse uyanık geçirdiğimiz tüm zamanlarımızda en basit işlerden en karmaşık faaliyetlerimize kadar hemen her işte bu akıl yürütme devrelerini ve onun parçalara bölüp inceleyen mantık dizgesini kullanırız.

Fakat bu işi yürüten beyin devrelerinin ilginç bir sınırlılığı da var. Beynin ön kısmı tarafından yönetilen akıl yürütme sistemi, aynı anda en fazla 5-7 tane bileşenle uğraşabilir. Mesela 7 haneli bir telefon numarasına bir süre bakınca numarayı kısa süreliğine bellekte tutabiliriz; fakat araya başka bir iş, zihni meşgul edecek başka bir olay girdiğinde o bilgiyi çabucak unuturuz. Çünkü yeni gelen sorunları halletmek için beynin ön kısmındaki devreler “eski” işleri hemen silerek devreden çıkarmak zorundadırlar.

Bu yüzden aynı anda birçok işi yapmaya kalkmak genellikle dikkatimizi dağıtır ve işlerin hiçbirisini verimli bir şekilde tamamlayamamamıza neden olur. Bu kısıtlı ve en fazla birkaç dakikalık işlem belleğine o yüzden “çalışma belleği” adı verilir.

Akıl yürütme ve indirgemeci düşünmenin günlük yaşantımızda birçok sorunumuz için bize yeterli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yalnız iş gelip de daha çetrefilli sorunlara dayanınca bu sistem bize bazı sorunlar çıkarmaya başlar. Mesela, bir insanın ruh haline bağlı olarak neden o şekilde davrandığını anlamaya çalıştığımızda, bugün neden bir önceki güne göre daha mutsuz veya daha mutlu olduğumuzu anlamak istediğimizde, etrafımızdaki olan biten olaylardan bir bütün halinde anlam çıkarmaya uğraştığımızda yahut karşımızda konuşan bir insanın yüz ifadelerinden ve beden dilinden bir anlam çıkarmaya çalıştığımızda bu indirgemeci mantık ve akıl yürütme devreleri bize pek yardımcı olmaz. Aynı karmaşık sorunlar tehlike anında hızla bir çözüm bulmaya çalışırken veya müzik aleti çalmak gibi hareketler sırasında ardışık ve zor hareketleri art arda yapmamız gerektiğinde de karşımızdadır.

Düşünün, eşinizin veya bir arkadaşınızın o günkü ruh halini yüzünden anlamak için kaşlarının kaç milimetre kalkık olduğunu, göz ve ağız etrafındaki kasların normalden farklı olarak nasıl kasıldığını veya omuzlarının mutlu olduğu bir zamana kıyasla ne kadar yüksekte durduğunu, el ve ayak hareketlerinin ayrı ayrı nasıl bir değişiklik gösterdiğini incelemeye kalksaydınız işin içinden çıkabilir miydiniz? Elbette böyle incelikli bir analiz mümkün değildir. Fakat hepimiz biliyoruz ki eğer karşımızdaki insanı yeterince tanıyorsak onu görür görmez, hatta sesini duyar duymaz eğer normalden farklı bir durum varsa bu farkı anında fark edebiliriz. Bunun için yukarıda bahsettiğimiz ince ve indirgeyici akıl yürütme işlemlerine gerek duymayız ve bir anda bir kalıp halinde meseleyi anlayıveririz. Bir başka örnek ise tanıdığımız insanların yüzlerini nasıl tanıdığımız meselesidir. En samimi arkadaşınız yanınızda değilken yüzünü detaylarıyla tarif etmekte zorlandığınızı fark edebilirsiniz. Fakat yüz kişinin arasında o arkadaşınızı hiç çaba harcamadan tanıyabilirsiniz. Benzer bir örnek de müzik dinlerken yaşadığımız tecrübedir. Keyifle dinlediğimiz bir müzik eserini nota nota analiz etmeye kalkarsak işin bütün keyfi kaçar. Halbuki biz belli bir sıra ve armonide duyduğumuz notalardan bir duygu, bir mesaj, bir anlam çıkarabiliriz ve bunun için incelikli analiz yapan aklımıza ihtiyacımız pek yoktur.

Araştırmacıların yakın zamanlarda ortaya koyduğu duygusal zeka kavramının da bu konuyla yakından alakası vardır aslında. İşlem yapabilme hızı ve kıvraklığı anlamındaki bildiğimiz zeka ile duygusal zekanın farkı, yukarıda bahsettiğim örneklerden çıkarılabilir. IQ testleri kişilerin işlem yapma ve hafızadaki bilgileri kullanabilme gibi “bilgisayar benzeri” yeteneklerini ölçerken duygusal zekayı ölçen EQ, diğer insanların duygularını hissedebilme ve bu hisleri bir bilgi kaynağı olarak kullanmak suretiyle kendi davranışlarına doğru biçimde yön verebilme yeteneğini kapsar.

ÖRÜNTÜ ALGISI

Bildiğimiz akıl yürütme sürecini aşan ve beynimizde muhtemelen daha başka devrelerin yardımıyla elde ettiğimiz bu şaşırtıcı yetenekler aslında “örüntü algısı” dediğimiz bir meseleye dayanır. Bu algının bize ne fayda sağlayabileceği üzerine konuşmadan önce “örüntü” kavramını tanımlamakta yarar var. Örüntü, olay veya biçimlerde kendini gösteren düzen anlamında kullanılan bir kelime. İngilizce’de “pattern” kelimesi ile karşılanan örüntü, herhangi bir olay yahut şekiller dizgesinde insan mantığının yakalayabileceği bir düzen ve tekrarı ifade etmek için kullanılır. Örneğin şu anda ilköğretim müfredatında (3, 12, 21, 30, ? gibi) sayı serilerinin nasıl devam edeceğini öngörebilme örnekleri gibi alıştırmalara örüntü çalışması deniyor. Bu tip dizilerde bir “örüntü” fark edebiliyorsak devamında hangi sayıların geleceğini tahmin edebiliyoruz.

Ne var ki gerçek dünyada karşılaştığımız örüntüler bu kadar basit olmuyor. Mevsimsel olarak hava durumundaki değişmelerden tutun da her bir insanın anbean değişen ruh halleri gibi karmaşık süreçler, aslında belirli örüntülere bağlı olarak cereyan etmesine rağmen bunlardaki örüntüleri yakalamak ve bir zaman sonra nasıl bir davranış sergilenebileceğini tahmin etmek kolay değil. Zira sayı dizilerindeki örüntüleri anlayabilmek için yine ön beynimizin doğrusal akıl yürütmesini kullanarak başarılı olabiliyoruz; fakat tabiatta karşımıza çıkan hadiselerin büyük bir çoğunluğunda bu mantık bize yeterli gelmiyor. Hatta bilimde de aynı sorunu yaşadığımız için, tabiatı anlaşılabilir ve basit fizik kanunları ve kurallarına indirgeyip olan biteni o şekilde anlamaya çalışıyoruz. Temel kanunları anlamakta pek bir sorunumuz yok; ama iş birkaç aylık hava tahmini yapmak gibi “büyük örüntüleri anlamaya” geldiğinde bu yöntemler bize yetmiyor. Bugün, bildiğimiz bilimsel yöntemleri kullanarak beş-altı günden daha uzun vadeli hava tahminlerini doğru olarak yapamayacağımızı artık biliyoruz. Teknik bir yetersizlik değil bu, bilimimizin sınırlarını aşan bir sınırlılık söz konusu. (Bu konunun detayları için Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler başlıklı kitabıma başvurabilirsiniz).

Bu konuda önemli bir örnek, Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler adlı kitabımda bahsettiğim Salih Amca’nın öyküsüdür. Okumamış olanlar için özetle şöyle: Bir yörük köylüsü olan Salih Amca, her ağustos 12 gün boyunca doğa gözlemleri yaparak doğruluk oranı oldukça yüksek olan yıllık hava tahminleri yapabiliyordu! Salih Zeki Söğüt gibi birçok insan benzer yöntemler kullanarak bilimin aciz kaldığı birçok konuda işe yarar bilgiler elde edebiliyor ve bunu günlük hayatlarında kullanmak üzere insanların istifadesine sunuyorlardır. Hatta Osmanlı’da “müneccimbaşıları” denilen insanlar aynı işi sarayda kadrolu olarak yapıyorlardı. Kısa bir zaman evvel bu tip “bilgi”ler, bilimle uğraşan insanlara şarlatanlık veya kandırmaca gibi geliyordu belki; ama bugün bu tip becerilerin doğuştan gelen özel ve kişiye has yeteneklerden kaynaklanmadığını, hepimizde doğuştan var olan “karmaşık örüntü algısı” yeteneği üzerinden öğrenilebilen beceriler olduğunu biliyoruz.

ÖRÜNTÜ ALGISININ BİLİMSEL KANITLARI VAR MI?

Bilimsel araştırmalar, insanların farkında olmadan ne çok şey öğrenebileceklerine dair bize çok ilginç sonuçlar veriyor. Özellikle beyin görüntüleme yöntemleri ile yapılan çalışmalar, insanların belli davranışları gösterirken beyinlerinde olup-bitenleri detaylı olarak görme imkanı sağladığından şimdiye kadar fark etmediğimiz bazı yeteneklerimizin varlığını ve muhtemel kaynaklarını da yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz.

Burada Johan Lehrer’in Karar Anı adlı kitabında anlattığı bir çalışmayı kısaca özetlemekte fayda var. İskambil kağıtlarıyla oynanan bir oyun üzerinden yapılan araştırmadan bahsediyor Lehrer. Kağıt destelerinden her seferinde bir kart çekerek oynanan bu oyunda oyunculara iki farklı deste aynı anda sunuluyor. Destelerden biri yüksek riskli bir dizilime sahip, yani buradan kart çekince kaybetme riski daha fazla. Diğer deste ise güvenli, yani oradan kart çekilirse daha yüksek ihtimalle kazanma şansı var. Oyuncular oyuna başlıyorlar, yaklaşık kırkıncı hamleye geldiklerinde hangi destenin riskli, hangisinin ise güvenli olduğunu fark ediyor ve bu noktadan sonra her zaman güvenli desteden kart seçmeye devam ediyorlar. Fakat bu kişilerde yapılan beyin taramalarının sonuçları ilginç: Oyuncular yirminci hamleye geldiklerinde eğer elleri riskli desteye uzanırsa beyinlerinde hoşnutsuzluk sinyalleri coşmaya başlıyor ve buna bağlı olarak oyuncular hafif bir huzursuzluk ve ellerde terleme gibi “telaş” belirtileri gösteriyorlar. Elbette oyuncular bunu şuurlu olarak fark etmiyorlar; ama beyinlerinin derinliklerinde bir yerler şuurlarından çok daha evvel “örüntüyü” fark ediyor ve kişiyi uyarmaya çalışıyor. Eğer oyuncular analiz güçlerine değil de hislerine güvenmeyi seçerlerse oyundaki başarı şansları artıyor.

Bu ve bunun gibi onlarca çalışma, beynimizin derinliklerinde benim adına “derin öğrenme” demeyi sevdiğim bir sistemin çalıştığını gösteriyor ve bu sistem bize öğrendiklerini kelimelerle değil, “duygusal sinyallerle” iletmeye çalışıyor. Elbette beynimizde olan bitenler bunlardan ibaret değil; fakat insan zihninin ne kadar gizli hazinelere sahip olduğu konusunda bizim için ilginç ipuçları sağlıyor.

ÖRÜNTÜ “YIĞIN”LARI

Örüntü algılama, dünyanın bilgi parçalarından ziyade, “yığın”lar (chunks) biçiminde algılanmasına ve depolanmasına imkan verir. Zihnimizin örüntü algı donanımı, bir kez tanımlayabildiği ve ayırt edebildiği bir örüntü ile karşılaştığında, bunu bir “yığın” olarak kaydeder. Yığın, rastgele bir bilgi istifi olarak anlaşılmamalı. Tam tersine, yüksek düzeyde organize olmuş, büyük bir örüntü ile birbirine bağlı bileşenlerden oluşan bir depo birimidir yığın. Örüntü yığınları az veya çok bileşen içerebilir. Mesela mevsimlik sıcaklık değişimleri bir yığın olarak algılanabileceği gibi bir mahzendeki havuza damlayan su damlasının yankılı sesi gibi basit bir örüntü de olabilir. Bunların ortak noktası şudur: Mevsimsel sıcaklık değişimlerinin günlük değerlerini yahut su damlasının çıkardığı sesin tüm frekans bileşenlerini bilmezsiniz; fakat görünce/duyunca tanıyacağınız karmaşık bir örüntü halinde bunu olduğu gibi depolayabilirsiniz.

Yığın depolama sistemi aslında bir öğrenme yöntemi olarak da kullanılır. Sözgelimi, derslerde karşımıza çıkan çok sayıda ve genellikle birbiri ile alakasız bilgi, anlamlı yığınlar halinde organize edildiğinde daha rahat öğrenilip hatırlanabilir. Bu teknik de aslında zihnimizin binlece yıldır kullandığı doğal örüntü algısı sisteminin zayıf bir taklidinden ibarettir.

Örüntü bilgisinden faydalanarak ani ve doğru kararlar alabilmemiz, bazen duyu dışı algılamaya yahut kehanete benzer çıkarımlar yapabilmemiz, büyük oranda bu “yığın” sisteminin yapısından kaynaklanır. Daha önce bolca gözlemlenmiş ve öğrenilmiş örüntü yığınları, benzer bir süreç veya ipucu ile tekrar karşılaştığımızda otomatik olarak devreye girer ve söz konusu örüntünün nereye doğru evrileceğine, nelere sebep olabileceğine dair bize derinlikli fikirler verebilir. Usta bir doktor hastasının yüzüne ilk baktığında, usta bir müzisyen elindeki enstrümanı tınlattığında, bir anne bebeğinin sesini duyduğunda beyinlerde harekete geçen örüntü yığınları, detayları analiz etmeye gerek bırakmadan hızla bir sonraki adımı hesaplamamızı sağlar. Bu sistemin çıktıları bizi binlerce yıldır hayatta tutan gerçek bilgeliğin de en önemli bileşenidir.

Yığın depolama sisteminin önemli bir avantajı da depolanan örüntü yığınlarının müstakil ve birbirinden ayrı birimler olmamasıdır. Öğrenilen her örüntü yığını aynı zamanda başka örüntü yığınlarıyla da kesişimler içerebilir ve böylece yeni öğrenilen bir yığın hem eski yığınların örüntüleriyle bağlanarak zenginleştirilir hem de eski örüntülerin yığınlarına yeni katkılar sağlar. Keman sesini bir orkestra içinde dinleyip anlamamızla birlikte orkestrayı bir bütün olarak anlayabilmemize benzeyen bu süreç çok zenginleştirici bir öğrenme biçimidir. Zihnimizdeki örüntü yığınlarının içerik ve ilişkilerinin yüksek düzey karmaşıklığı ise muhtemelen zihnimizin bu akıl almaz karmaşıklığının en önemli nedenlerindendir. Zihnimiz, adeta örüntülerin dans pistidir ve biz bu büyülü danstan elde ettiğimiz bilgileri hiç farkına varmadan her an kullanır ve yaşamımıza devam ederiz.

TEMEL DONANIMIMIZA AYKIRI BİR EĞİTİM

Eğitim sürecimizde öğrencilerimize yüklediğimiz bilgilerin neredeyse tamamı, onların ön beyinlerindeki doğrusal akıl yürütme sistemlerini hedeflediğinden yaşamı ve öğrenmenin tamamını bu sistem üzerinden elde etme alışkanlığı da ister istemez hepimizde yerleşmekte. Bunu yaparak zihnimizin sadece belli bir özelliği üzerinde durduğumuz için diğer zihinsel fakültelerimiz zamanla dumura uğruyor ve biz bu harika donanımın ancak küçük bir kısmı ile yaşantımızı sürdürmeye zorlanıyoruz. Elbette yaşam içerisinde insanların birçoğu büyük kararlarını verirken veya hayatlarını yönlendirirken doğrusal ve ayrık bilgilerinden ziyade pek farkında olmasalar da bu “örüntü algılarını” kullanıyorlar; fakat bunu insanlarımıza sistemli bir şekilde nasıl öğretebileceğimizi bilmediğimiz için bu şaşırtıcı yeteneğimizin ve onun sınırsız faydalarının keşfedilmesini tesadüflere bırakmak durumunda kalıyoruz. Çoğu insan, bu paha biçilmez yeteneklerinden habersiz bir şekilde yaşıyorlar.

Günümüzdeki bilgi miktarının aşırı artışı da karşımızdaki bir başka sorun. O kadar çok bilgi var ki sadece 5-6 bileşeni bünyesinde barındırabilen ön beynimiz bu karmaşıklıkla artık baş edemez halde. Bu bilgi deryasıyla baş edebilmemizi sağlayabilecek gizli yeteneklerimiz ise bizde mevcut; fakat nasıl kullanabileceğimizi, bunun eğitimini gelecek nesillere nasıl verebileceğimizi hâlâ tam olarak bilmiyoruz. Eğitimin yetersizliklerinden hemen herkes şikayetçi; fakat ön beynimizden başka ne kullanabileceğimiz konusunda çok bilgili olmadığımızdan ötürü eğitimi insanın yapısına uyduracak köklü bir değişim için cesaretimiz yok.

ÖRÜNTÜ EĞİTİMİ

Geleceğin nesilleri dijital teknolojilerle birlikte insan aklını fersah fersah aşan bir veri yığınının içine doğacaklar. Bu eğitim sistemimiz ve öğretme mantığımızla bu çığın altından sağ (yahut insanlığımızı koruyarak) çıkabilmemiz zor görünüyor.

Başta sinirbilimciler, eğitimciler, eğitim yöneticileri ve karar mekanizmalarına bilgi sağlayan uzman bürokrasi olmak üzere geniş bir kesimin acilen farklı eğitim alternatiflerini tartışmaya başlaması savsaklanamaz bir zorunluluktur.

Ben bir eğitim bilimci olmadığımdan ve hepimiz gibi aynı ön beyin şartlanmalarıyla yetiştiğimden örüntü algılama temeline dayanan bir eğitim sisteminin nasıl bir şey olduğunu tek başıma formüle edemem. Ne olabileceğini hayal edebilirim; ama bunu uygulanabilir bir sisteme dönüştürmek için ortak akıl ve iradeye ihtiyaç var. Bunun için de öncelikle “örüntü algılayışı” yeteneğimizle ilgili farkındalık oluşturmak zorundayız. Kişisel olarak bu yönde çabalarım olmakla birlikte bu konunun herkes tarafından detaylı olarak düşünülmesi ve anlaşılması gerekiyor. Özellikle [n]Beyin’de yaptığımız hemen hemen tüm uygulama ve araştırmalar, zihnimizin bu üstün yeteneklerini anlamak ve anlatmak amacına dayanıyor. Bunu hakkıyla yapabildiğimizde zaten doğuştan her birimizde bulunan bu tip yeteneklerin eğitime ve hayata yansıtılması için gereken koşul ve yöntemleri tartışma safhasına geçebiliriz.

Eğitimde bu anlamda kapsamlı bir dönüşüm yapmak için yeni bir şeyler keşfetmek gerekmiyor. İnsanlık bilgisinin tamamen doğal örüntüleri okumaya dayandığı eski çağlardan ve ilkel topluluklardan alabileceğimiz ipuçları, modern teknoloji ile birlikte bizi inanılmaz sonuçlara götürebilir. Her yıl Çanakkale’nin Küçükkuyu ilçesinde Buğday Derneği ile birlikte düzenlediğimiz Çamtepe Yaşam Okulu’nda bu yönde küçük ama ilginç gelişmeler kaydediyoruz mesela. Sayıları hızla artan alternatif “okullar” da hemen hemen aynı ihtiyaca binaen birer birer zuhur ediyorlar. Tek yapmamız gereken olan bitene “örüntü gözümüzle” bakarak buradan gelecek ilhamlara kulaklarımızı ve gönlümüzü açmak.

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Yorum Yap